Günümüzde Lüks: Metrekare Değil, Erişim
Uzun yıllar boyunca konutta lüks, evin büyüklüğüyle ölçüldü. Daha büyük salonlar, daha fazla oda, daha yüksek tavanlar… Metrekareler ve metreküpler arttıkça yaşam kalitesinin de artacağı varsayıldı. Ancak bugün şehirler büyürken evler küçülüyor. Buna rağmen konut fiyatları düşmüyor; tam tersine, merkezi konumdaki küçük evler giderek daha değerli hale geliyor. Çünkü konutta lüksün tanımı değişti: Günümüzün lüksü metrekare değil, erişim.
Bugün aynı bütçeyle il/ilçe yerleşim merkezinde yer alan 60 metrekare bir daire ile, çeperinde yer alan 150 metrekare bir ev arasında tercih yapmak zorunda kalan geniş bir kesim var. Bu tercih artık yalnızca evin büyüklüğüyle ilgili değil; zaman, ulaşım, sosyal hayat ve gündelik yaşam pratikleriyle doğrudan bağlantılı. Konut, tek başına bir mekân olmaktan çıkıp yaşamın ritmini belirleyen bir unsur haline geldi.
Bu dönüşüm tesadüf değil. Geçmişten günümüze değin üretilen güvenlikli siteler, rezidanslar ve karma kullanımlı projeler de tam olarak bu ihtiyaca cevap vermek üzere ortaya çıktı zaten. Yalnızca güvenlik sunmakla kalmayan bu yapılar; sosyal alanlar, spor salonları, kafeler, hatta zaman zaman okul ve sağlık birimleriyle konutu bir yaşam merkezine dönüştürdü. Böylece satılan şey sadece bir daire değil, zaman tasarrufu ve zahmetsiz bir yaşam vaadi oldu.
Ancak burada önemli bir ayrım var. Bu güvenlikli sitelerin, rezidansların sunduğu erişim çoğu zaman kontrollü, planlı ve kapalı devre bir erişimdir. Kartlı girişler, sınırları çizilmiş sosyal alanlar, programlı bir yaşam… Bu projeler erişimi kolaylaştırırken, bir yandan da şehirle kurulan ilişkiyi filtreler. Oysa şehir merkezindeki ya da konumu avantajlı bir mahalledeki konut, çok daha doğal bir erişim sunar: yürüyerek parka gidebilmek, beş dakikada bir kafeye oturabilmek, spontane karşılaşmalar yaşayabilmek ve kamusal hayatın akışına karışabilmek gibi. Bugün aranan yalnızca erişim de değil; doğal ve zahmetsiz erişimdir.
Bu nedenle büyük ama izole evler giderek cazibesini yitiriyor. Bir evin kaç metrekare olduğu değil, kapısından çıktığınızda hayatın ne kadar hızlı başladığı önem kazanıyor. Balkon yerine park, salon yerine mahalle kafesi, özel spor odası yerine sahil yürüyüşü… Kamusal alanlar evin uzantısı haline geliyor. Özellikle Y ve Z kuşağı için konut, bir statü göstergesinden çok hayatın akışına eşlik eden bir yaşam sahnesi haline geliyor. Yani, metrekareye değil, zamana ve deneyime yatırım yapılıyor.
Bugün konut piyasası da bu gerçeği fiyatlarla zaten doğruluyor. Merkezdeki küçük ama erişim imkânı yüksek evler, çeperdeki büyük konutlardan daha “lüks” kabul ediliyor. Çünkü çağımızda lüks, sahip olmakla değil, ulaşabilmekle tanımlanıyor. Belki de artık sormamız gereken soru şu: Daha büyük evler mi istiyoruz, yoksa hayatla aramızdaki mesafeyi kısaltan mekânlar mı?

