Sermaye mi, miras mı?
Sürdürülebilirlik bugün mimarlık ve peyzaj alanında neredeyse her projenin ortak dili haline geldi. Ancak aynı kelimeyle çok farklı yaklaşımlar tarif ediliyor. Yeşil çatı da sürdürülebilirlik olarak sunuluyor, ekosistemi yerinde korumak da. Bu noktada temel bir ayrım karşımıza çıkıyor: zayıf ve güçlü sürdürülebilirlik.
Bu ayrım yalnızca teorik bir tartışma değil; artık proje kalitesini belirleyen temel bir kriter olmak zorunda.
Zayıf sürdürülebilirlik yaklaşımı, doğayı bir “sermaye” olarak ele alır. Ormanlar, toprak, su ve hava; insan yapımı sermaye ile ikame edilebilir kabul edilir. Eğer bir doğal kayıp yaşanıyorsa, bunun karşılığında üretilen yapı, altyapı ya da ekonomik faydanın toplam dengeyi koruması yeterli görülür. Bu bakış açısı ekonomik verimliliği merkeze alır.
Kentlerde sıkça gördüğümüz bazı uygulamalar bu yaklaşımın tipik örnekleridir: Bir parkın altına yeraltı otoparkı yapılıp üstüne ince bir toprak tabakası sererek çimlendirmek gibi. Kağıt üzerinde hem yeşil alan hem ulaşım çözülmüş görünür. Ancak ekosistem, muhasebe tablosu gibi çalışmaz.
Güçlü sürdürülebilirlik ise çok daha net bir sınır çizer.
Doğal sermayenin bazı bileşenleri ikame edilemez. Sağlıklı toprak profili, biyoçeşitlilik, suyun doğal döngüsü, karbon yutak alanları ve mikroiklim üretme kapasitesi; ne teknolojiyle ne de sonradan eklenen “yeşil” yüzeylerle geri kazanılabilir. Bu yaklaşım, “gezegenin sınırları” kavramını temel alır ve odağı ekonomik büyümeden ziyade ekolojik dayanıklılığa kaydırır. Doğa burada bir yatırım kalemi değil, gelecek kuşaklara bırakılması gereken bir mirastır.
Bu nedenle her tasarım kararı, aynı zamanda bir beyandır.
Bir proje, “neyi vazgeçilmez kabul ettiğini” açıkça söyler. Toprak yalnızca taşınabilir bir dolgu mu, yoksa yaşayan bir sistem mi? Yeşil alan bir görsel unsur mu, yoksa ekolojik bir altyapı mı?
Bugün mimari ve kentsel tasarım yarışmalarında konsept, estetik dil ve mekânsal kurgu detaylı biçimde değerlendirilirken; sürdürülebilirlik çoğu zaman genel ifadelerle geçiştiriliyor. Oysa artık şu soruların net biçimde sorulması gerekiyor:
– Proje hangi doğal sermayeyi koruyor, hangisini feda ediyor?
– Kaybedilen ekosistem hizmetleri gerçekten ikame edilebilir mi?
– Toprak, su ve bitki yüzeysel bir tasarım öğesi olarak mı, yoksa bütüncül bir sistem olarak mı ele alınıyor?
– Proje ekolojik dayanıklılığı artırıyor mu, yoksa yalnızca “yeşil” bir imaj mı üretiyor?
Bu sorular, yarışma projelerinin değerlendirme kriterlerinin ayrılmaz bir parçası haline gelmeden, proje kalitesinden söz etmek zorlaşacaktır.
Günümüzde sürdürülebilirlik bir niyet beyanı değil, ölçülebilir ve savunulabilir bir performans meselesidir. Güçlü–zayıf sürdürülebilirlik ayrımı dikkate alınmadan yapılan değerlendirmeler; iyi görünen ama uzun vadede ekolojik ve ekonomik maliyet üreten projeleri ödüllendirme riskini taşır. Kentlerin ve konut alanlarının geleceği, ne kadar beton ürettiğimizle değil; hangi ekosistemleri koruduğumuzla ve hangi sınırları aşmamayı başardığımızla şekillenecek.
Sürdürülebilirlik bir etiket değil, bilinçli bir seçimdir.
Ve proje kalitesi artık tam da bu seçimi yapabilme cesaretiyle ölçülmelidir.

