Her güzel şey iyi hissettirmez
Bir içmimar olarak gözüm hep estetik arıyor. Size de çoğunlukla bunlardan; güzelden, iyi hissettirenden, doğru tasarım tekniklerinden bahsediyorum bu köşede. Bu defa size fazla güzelliğin yarattığı bir sıkıntıdan bahsedeceğim: Stendhal sendromundan.
Bir gün Fransız yazar Stendhal, Floransa’yı ziyaretinde, kiliseleri ve sanat eserlerini gezerken beklenmedik bir deneyim yaşadığını anlatır; kalp çarpıntısı, baş dönmesi ve yoğun bir duygusal taşma. Yıllar sonra bu anlatı, özellikle Floransa’daki sanat yoğunluğu yüksek mekânları gezen bazı ziyaretçilerde de benzer belirtilerin gözlemlenmesiyle literatüre girer ve bu tabloya Stendhal sendromu adı verilir. Ortak nokta aynıdır: Yoğun estetik deneyim karşısında bedenin verdiği güçlü tepki.
İlk bakışta bu durum, çoğumuza tanıdık gelen başka bir hisle benzeşir. Beğendiğimiz bir insanın karşısında olduğumuzda da kalp hızlanır, dikkat dağılır, beden kendini farklı bir ritme bırakır. Ancak burada önemli bir ayrım vardır. O karşılaşmanın arkasında biyokimyasal bir süreç, çekim ve beklenti yer alırken; Stendhal sendromunda tetikleyici olan şey, duygusal değil estetik yoğunluktur. Bir başka deyişle, burada yaşanan şey bir “his fazlalığı” değil, bir güzellik fazlalığıdır.
Tam da bu noktada, tasarımın görünmeyen sınırı başlar: doz.
Bugün pek çok iç mekân, etkileyici olma arzusu ile katman katman yükleniyor. Malzemeler çoğalıyor, objeler artıyor, her yüzey konuşmak istiyor. Oysa insan zihni, sürekli uyarımı değil; dengeyi arar. Fazla olan, bir süre sonra etkileyiciliğini kaybeder ve yorgunluk üretir.
İyi tasarım bu yüzden yalnızca “güzel olanı çoğaltmak” değildir. Ne zaman geri çekileceğini bilmek, neyi söylemeyip boşlukta bırakacağını fark etmektir. Çünkü mekânın gerçek gücü, sadece etkilediği anda değil; içinde kalındığında nasıl hissettirdiğinde ortaya çıkar.
Sonuçta mesele şudur: Her güzel şey iyi hissettirmez. İyi hissettiren şey ise çoğu zaman, yerinde bırakılmış o dengedir.

