Ülkemizde birçok sorunun temelinde, büyük çoğunluğun da bana katılacağını düşündüğüm bir gerçek yatıyor: denetim eksikliği.
Hukuksal çerçeveye baktığımızda; çevre, planlama ve yapılaşma konusunda mevzuatımız oldukça kapsamlıdır. Kanunlar, yönetmelikler, ruhsat süreçleri ve proje kriterleri kâğıt üzerinde son derece yeterlidir. Ancak uygulama aşamasına geldiğimizde; bir imar affı, bir yönetmelik değişikliği ya da denetimsizlik nedeniyle, uzun çalışmalar sonucu oluşturulmuş teknik kararların karşılığını sahada göremiyoruz. Sorun çoğu zaman mevzuatın eksikliği değil, süreklilik ve denetim zafiyetidir.
Oysa bizim sektörümüz — peyzaj mimarlığı — yalnızca estetik düzenleme yapan bir disiplin değildir. Aksine, günümüzün en büyük küresel krizlerine doğrudan temas eden stratejik bir meslek alanıdır.
İklim krizi, su krizi, kentlerde artan ısı adası etkisi, hava kalitesi problemleri ve biyolojik çeşitlilik kaybı… Tüm bu başlıklara karşı geliştirilen Yeşil Mutabakat, Avrupa Peyzaj Sözleşmesi ve benzeri uluslararası çerçeveler; peyzajın artık bir tercih değil, zorunluluk olduğunu ortaya koymaktadır.
Bilimsel analizlere dayalı hazırlanmış bir peyzaj projesi;
Kentsel ısı adası etkisini azaltır,
Karbon emilimine katkı sağlar,
Oksijen üretimini artırır,
Yağmur suyunun yerinde tutulmasını ve su döngüsünün desteklenmesini sağlar,
Biyolojik çeşitliliği güçlendirir,
Ekolojik, ekonomik ve sosyolojik açıdan kente değer üretir.
Ruhsat eki olarak hazırlanan peyzaj projeleri, aslında tüm bu kriterleri sağlayabilecek teknik altyapıya sahiptir. Doğru analiz, doğru bitki seçimi, geçirgen yüzey oranları, yağmur suyu yönetimi ve sürdürülebilir bakım senaryoları projelerin içinde tanımlıdır.
Ancak asıl soru şudur:
Bu projeler uygulamada ne kadar hayata geçiyor ve ne kadar denetleniyor?
2017 yılından itibaren Bursa’da, özellikle Nilüfer Belediyesi öncülüğünde bu anlayış doğrultusunda önemli adımlar atıldı. Aradan sekiz yıl geçti. Bugün “Yeşil Bursa” söylemine bu projelerin sahadaki somut katkısını ne ölçüde görebiliyoruz?
Her şey kâğıt üzerinde doğru ve umut verici görünüyor. Yıllardır katıldığım yüzlerce panelde, çalıştayda ve mesleki toplantıda hep aynı kriterleri konuşuyoruz: sürdürülebilirlik, ekolojik tasarım, dirençli kentler… Ancak sahadaki uygulama ve denetim eksikliği nedeniyle bu potansiyelin tamamını göremiyoruz.
Geçtiğimiz günlerde üyesi olduğum Bursa Mühendis Mimar İş İnsanları Derneği’nin (BUMİAD) konuğu olan Nilüfer Belediye Başkanı Sayın Şadi Özdemir’e de bu soruyu yönelttim. Sayın Başkan, belediyelerin gündeminde öncelikli ve çözüm bekleyen birçok farklı başlık bulunduğunu ifade etti. Bu, birçok kent yöneticisinden duyduğumuz gerçekçi bir yaklaşım.
Ancak şu da bir gerçek ki; yapılması gerekenler teknik olarak nettir. Yeni bir sistem icat etmekten çok, mevcut projelerin kriterlere uygun uygulanması ve etkin biçimde denetlenmesi gerekmektedir. Bu da zor bir iş olmasa gerek..
Sağlıklı, dirençli ve yaşanabilir bir kentte yaşamak hepimizin hakkıdır. Doğanın bize sunduğu ekolojik dengeyi korumak ve gelecek nesillere aktarmak ise ortak sorumluluğumuzdur.
Bu noktada peyzaj mimarlığı yalnızca bir tasarım disiplini değil, kentlerin iklim ve yaşam kalitesi sigortasıdır.
Bizler, bu alanda çalışan profesyoneller ve meslek örgütleri olarak; eleştirmekten çok çözüm üretmeye, bilgi birikimimizi paylaşmaya ve yerel yönetimlerle birlikte çalışmaya hazırız. Kent yöneticilerinin teknik danışmanlık süreçlerinde meslek disiplinlerinden daha fazla yararlanması, hem kamusal kaynakların verimli kullanılması hem de sürdürülebilirlik hedeflerinin sahada karşılık bulması açısından kritik önemdedir.
Çünkü sürdürülebilirlik bir söylem değil, ölçülebilir ve denetlenebilir bir uygulama meselesidir. Ve yeşil bir kent, ancak proje ile uygulama arasındaki mesafe kapatıldığında mümkündür.